hayatın rengi..'s profilehayatın rengi!..kendinde...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
hayatın rengi!..kendinden öte bir yol için!..AHH MİN'EL AŞK!..Kalbin üzerinde titreyen hüzün..hayallerin sükutu...
|
|||||||||||||
|
|
December 29 ay terapisi-2![]() Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!.. Ay terapisi -2 Hüzünlü bir gece!..Yüreğim ağlıyor ..Dünyanın yükünü sırtına yüklemiş; benim dünyamda, işte akşam!..ve gece..Benim dünyamı da içine almış şu kainatta da işte akşam! ..ve gece.. iki geceyi de aydınlatan, huzura erdiren işte ay!..iki dünyaya da selam verdi.. Hayatın rengi: ‘Hoş geldin AY YÜZLÜMÜN YANSIMASI!.. Hoş geldin Benim gecemin ve şu kainatın gecesine. Başını eğip edeple karşılık verdi :’ Hoş bulduk hayatın rengi!.. Yüzünde hüzün var senin bu gece paylaşır mısın benimle?.. Gecenin dostuna anlatmayacak mısın? ’… Hayatın rengi: ‘Ey AY YÜZLÜMÜN YANSIMASI!..Sen kabir alemini gece tepeden seyrettin mi hiç?..Ben bugün gündüz kabir aleminin en güzel sahiplerinden bir zatı ziyaret ettim..Kim biliyor musun? Eminim ki senin gece dostlarından biriydi..ESSEYYİD ABDULHAKİM ARVASİ (KS)hz. ..Bağlum da ..Sıkıntılı bir yolculuktu aslında ama elhamdülillah değdi..Narin, mütevazi bir kabirdi..Onun yanında o kadar huzurluydum ki.VARLIĞI ALLAH’I HATIRLATAN BU MÜBAREK ÖLÜMÜNDE BİLE RUHLARI DİRİLTMEYE DEVAM EDİYOR ALLAH’IN İZNİYLE..CAN ÇEKİŞEN BU BEDENİME YENİDEN DİRİLİŞ OLDU BU ZİYARET..HALKTA HAK İLE OLMAYI BAŞARAN BU GÜZEL ZATIN YANINDA DÜNYADA OLDUĞUMU AMA O’NUN’LA NEFES ALDIĞIMI HİSSETTİRDİ BANA..O GÜZEL ZATIN PENCERESİNDEN KENDİ NEFSİME BAKTIM..GEÇMİŞİME , GELECEĞİME, AN’IMA ..AÇLIĞIMI SUSUZLUĞUMU HİSSETTİM YİNE AŞKIN SAHİBİNE..KALBİMİN ÇIĞLIKLARINI DUYUYORDUM ŞİMDİ..HANİ ALLAH TEALA BİR AYETTE DİYOR YA: ‘KALPLER ANCAK ALLAH’I ZİKRETMEKLE MUTMAİN OLUR’..kalbimin çenesini kapatıp, aklımı konuşturmaya çalışmışım şu zamana kadar..ya da kalbimi boş şeylerle meşgul edip aklımın olgunluğuna erememişim.. ve yine ALEMLERİN RABBİ diyor ya bir ayette:’KULUM BANA BİR ADIM YAKLAŞIRSA BEN ONA ON ADIM GELİRİM, KULUM BANA YÜRÜYEREK GELİRSE BEN ONA KOŞARAK GELİRİM..’ Ya ayaklarımı kırmışım yürüyemiyorum yada yolların şaşmazlığında şaşmışım..Ya Rabbim ben sana bir milim bile gelememişim..Senin verdiğin bu ayakları senin yolunda yürümek için kullanamadım..hep çukurlara ve engellere takıldım.affet beni..ne olur ..affet.. … Ve bu güzel zatın en güzel sözünü düşündüm.. O’NU BULAN NEYİ KAYBEDER. O’NU KAYBEDEN NEYİ BULUR?. İşte böyle AY YÜZLÜMÜN YANSIMASI,ruhumun O’NA olan açlığının ve susuzluğunun inleyişleri bunlar..bu hüzün O’NSUZLUĞUN hüznünü çekiyor..elhamdülillah ki senin gibi bir dostu gönderdi bana..KENDİ HABİBİNİN yansımasını görmem için senin yansımanla içimi aşkla yansıttı bu gece..ÜSTAD N. FAZIL’ın hocası olan bu güzel zata selam ve dua ile…O’NU hatırlatan her şey o kadar güzel ki.. AY YÜZLÜMÜN YANSIMASI diyor ki: ‘ hayatın rengi günün bereketli geçmiş…çok şey almışsın gündüzden ..ve şuanda geceden alıyorsun inşallah tüm bereketiyle..onlar benimde dostum..BENİMLE BİRLİKTE ALEMLERİN RABBİNİ ZİKREDERLER VE TEFEKKÜR EDERLER..ilmin ışığını da gece sindirirler akıllarına ..gündüzde halkla birlikte olmalarına rağmen kalpleri de hep ALEMLERİN RABBİYLE..ALLAH onlardan razı olsun..gecenin sahibine emanet ol hayatın rengi.. AY IŞIĞINDA SAKLIDIR!.. (kahırdan damlayan mürekkepten..) hayatın rengi.. December 01 <--sen yeter ki RAbbe tevekkül et!...-->
Dertler, acılar ve çaresizlikler... İnsan eli kolu bağlı bir vaziyette Rabbi'ne (Celle Celaluhu) teslim olduğunda, karanlıklar aydınlığa döner. Herşeyin en iyisini bilen O'dur (Celle Celaluhu). Bizim gidecek başka kapımız mı var?ALINTI... __________________ September 30 --->TUTUN Kİ düşmesin RUHUMUZ!..![]() Sizi rüyada dahi göremeyenlerdenim. Sizi bir kere dahi hayalinde canlandıramayanlardan. Ne takatim vardı buna, ne de becerim. Biz rüyaların insanları değildik. Zor zamanların çocuklarıydık. Rüyaları dahi elinden alınan. Ama biliyor musunuz? Bunu hiç dert etmedim. Etmek istemedim. Çünkü her yerde sizin izinizi gördüm. Sizin her varlığa düşen nurunuzun ışıltısıyla evrenin dili çözüldü. Dilsizlikten kurtulup O’nu anlatan sözcüklere dönüştü. O’nu anlatan bir şarkı gibi seslendi evren. Her varlık parçası suskunluğunu bozdu, en tatlı sözcüklerle O’nu anlattı. Evrenin dilinin sözcükleri sizinle kalbimize taşındı. Kalbimiz sizinle kederlerini teselli etti. Siz bize kederin bile içindeki sevinci gösterdiniz. Kederlerimizi, sıkıntılarımızı, dertlerimizi bile sevdirdiniz. En güzel bir sabırla sabretmeyi, sıkıntılara göğüs germeyi tam tamına ancak bir tek siz başardınız. Siz bir sır çözücüsüydünüz. Sırlar sizin önünüzde çözüldü, sırlar önünüzde diz çöktü. Sözcükleriniz ne tatlı, ne kadar sahiciydi. Nereden öğrendiniz bunları? Siz hep buradasınız. Yanı başımızda. Bir rüyada bile yüzünüzü görmedim. Biliyor musunuz, bunu hiç dert etmedim. Çünkü sizi hep burada hissetim. Her iyiliğin, güzelliğin, hayrın içinde sizi buldum. Her kasvetli yaşantıda aklımızı ışıttınız. Olaylara bakışınız, yüzünüzdeki bakış gibi imdadımıza yetişti. Sözcükleriniz en kalın kasvetlere yetti. Ay ve siz. Siz ve ay. Dağlar ve siz. Siz ve dağlar. Siz ve arkadaşlarınız. Arkadaşlarınız ve siz. Kuşlar ve siz. Siz ve kuşlar. Çöller ve siz. Siz ve çöller. Siz ve eşleriniz. Eşleriniz ve siz. Siz ve tüm insanlık halleri. Tüm insanlık halleri ve siz. Ne kadar çok şey yaşadınız. Yaşamadığınız bir hüzün kaldı mı sahi? Nasıl dayandınız tüm bunlara? Babanızın siz doğmadan öldüğünü ne zaman öğrendiniz? Öğrendiğinizde neler yaşadınız? Annesiz büyümek nasıl bir mahrumiyetti? Akranlarınızla oynarken onların “Anne, baba” diye seslenmelerini duyduğunuzda gizli gizli ağlar mıydınız, boynunuz bükük hisseder miydiniz kendinizi? Amcalarınızın yanında büyümek nasıl bir kırıklıktı? Eşiniz öldüğünde nasıl dayandınız buna? Ne olur söyleyin. Yalvarırım söyleyin. Özleminizi nasıl giderdiniz? Sevgili amcanız öldüğünde kalbiniz duracak gibi oldu mu? Hayat başınıza yıkıldı mı? Çocuklarınız öldüğünde hangi sözcüklerin bağrına yaslandınız? Ayrılık acısının sızısını ne ile dindirdiniz? En anlamlı mucizelerinize dahi “Bu bir sihirdir” dendiğinde içinizde bir fırtına koptu mu? Kırıldınız mı? Kırıldığınızda kalbinizden geçen ilk cümle neydi? Size yüz çevrildiğinde O, sizden ne demenizi istedi ve siz ne dediniz? Taif’ten dönüşünüzde nasıl yakardınız Rabbinize? Bu soruların yanıtları ruhumuzu üşümekten kurtardı. Ruhumuzu tuttu, düşmekten kurtardı. Sizin yanıtlarınızın dışında her cümle, gökteki yıldızlarla ısınmak kadar sahte ve yalancıydı. Yalan tek bir sözcük çıkmadı dudaklarınızdan. Sözcükleriniz heva ve hevesin semtine uğramadı hiç. Ne kadar sahiciydiniz ve ne kadar güçlü. Kederden kedere geçtiniz. Karanlıktan karanlığa geçirdi sizi Rabbiniz. Ama siz, her karanlıkta bir nur buldunuz. Sizin tecrübeleriniz olmasaydı biz sahici bir yaşamı nasıl bulacaktık? Siz bize hayatı sundunuz. En gerçeğinden. Bize hayatlarımızı sundunuz. Aydınlık ve karanlığı ile. Siz karanlığı dağıtan nur idiniz. Biz ancak sizinle tahammül edebiliyoruz hayata, inanın. Sizin sözcüklerinizle. Sizin kalbinize ne iyi geldiyse, bizim kalbimize de ancak o iyi gelebiliyor. Sözcükleriniz ne kadar güçlü? Kalbiniz. O sonsuz derinlikli kalbiniz. Ne kadar güzel sevdi O’nu. Tüm davranışlarınız O’nun içindi, O’nu sevindirmek için. Ayı neden çok seviyoruz biliyor musunuz? Siz sevmeseydiniz, biz ayı nasıl sevebilirdik? Gece vakti gözlerinizi dikip “Seni Yaratanla beni Yaratan aynı” demeniz aklımıza geliyor. Biz de sizin gibi seslenmeye çalışıyoruz aya. Ayı ne kadar güzel sevdiniz. Ay sizi ne kadar çok sevdi. Ayı her seyredişimizde gördüğümüz nur, sizin nurunuzun tecellisi oldu. Ve nurunuzla şimdi de buradasınız. Yoksa ayı seyretmenin bir anlamı olur muydu? Ya da aydaki anlamı biz başka nasıl bulurduk? Sağ eliyle yemek yiyorsa bir insan ve bunu siz yaptığınız için yapıyorsa, bu eylemin içinde siz varsınız. Bir çiçeği incitmeyen bir insan, davranışındaki bu nezihliği sizden başka kimden öğrenmiştir ki? Ne kadar nezihsiniz. Ne kadar kibar, ne kadar ince. Siz buradasınız. Yemeğe başlarken “Bismillah” diyorsak, bunu sizden öğrenmişizdir. Namaza başlama biçimimiz, namazdan sonra ettiğimiz dualar sizin dualarınız değil mi? Yoksa, biz nereden bilirdik en anlamlı duaları? Belki bir rüyada bile göremedik sizi. Ama hayatımızın her halinde silinmez izlerinizi gördük. Kılıcınızın üzerinde “Gelmeyene gideceksin” yazıyordu. Biz size gelemedik. Siz bize geldiniz. Hoş geldiniz. Ne güzel geldiniz. Siz hep güzel gelirdiniz. Evimize girerken sağ ayağımızı attık önce. Bunu sadece sizin için yaptık. Sizi hatırladık. Ağzımızdan nazik sözcüklerin çıkmasında sizi bulduk. İhtiyacı olan birinin ihtiyacını gidermemiz, sizin kalbinizdeki merhametin bir sonucu değil mi? Eğer hayat yolunda zerre kadar doğruluğun içindeysek bu doğrulukta siz varsınız. Biz doğru nedir ancak sizinle bildik. Hayatımızdaki her iyiliğin sizin nurunuzdan çıktığının farkındayız ve bu, kalbimizi kalbinize bağlıyor. Eğer bir insan bizden korku değil emniyet, düşmanlık değil kardeşlik ve dostluk görüyorsa bu, sizin burada olmanızdandır. Siz kâinatın en emniyet duyulacak insanısınız. Biz de sizin yolunuzda düşe kalka yol almaya çalışan yolcular. Sizi özlüyoruz. Size duyduğumuz özlemi sizin gibi yaşamaya çalışmakla, sizin gibi teselli aramakla, sizin gibi sabretmeyi öğrenmekle gidermeye çalışıyoruz. Siz bize, size nasıl ulaşacağımızı bile öğrettiniz. “Ben size en güzel rehber değil miyim?” dediniz. Ne güzel dediniz. Bize hayatı öğrettiniz. Yaşamak ancak sizinle kolaylaştı. Siz “güzel ahlak” idiniz. Güzel ahlakı hallerimize kattıkça o hallerin içinde sizi buluyoruz. İstersek sizi birçok şeyle hatırlarız. Hayata bakışınızla, çocuğunuzu sevme biçiminizle, ayı seyrederken ağzınızdan dökülen sözlerle, Rabbinize tanıklık etme biçiminizle, giyiminizle, dişlerinizi günde birden çok kere temizlemenizle. Ne kadar çok buradasınız. Siz her varlığın ve her zamanın kalbindesiniz. Her davranışınız O’na bir yakarıştı. Kâinat sessizce konuşuyordu. Kâinatın sessizce konuşan en anlamlı diliydiniz. Sizin gibi yaşamaya çalışmamız da her daim bizi O’na götürüyor, bize O’nu hatırlatıyor. Siz ne güzel bir hatırlatıcısınız. Siz en güzel müjdeleyensiniz. Siz en anlamlı varlıksınız. Çünkü O’nu anlatan en güzel sözcük siz oldunuz. En güzel sözcükler de sizden çıktı. Sizin hayatta O’nu unuttuğunuz bir an bile olmadı. Bu sizin en büyük onurunuzdu. Ne kadar onurluydunuz. Biz de sizi hayatımıza katmakla onurlanıyoruz. Siz bizim için en büyük onur oldunuz. Bize ne umut veriyor, biliyor musunuz? Biz de sizin dünyanızda çok önemli olduk. Üzerimize o kadar titrediniz ki. Dualarınızdaydık. Hüzünlerinizde, acılarınızda, şefkatinizde, merhametinizdeydik. Size sonsuz karşılık vermek isteriz ancak bunu yapacak takatte değiliz. Ama Rabbimizin size sonsuz karşılık vermesi için duadayız. Sizi elimizden geldiğince hayatımıza katmaya çalışıyoruz. Daha çoğunu yapmak isterdik. Bu niyete sahibiz. Biz ancak size tutunabiliyoruz, ancak size güven duyabiliyoruz. Sizin gibi yaşamak için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Nasıl bu dünyada nasıl tuttuysanız ruhlarımızı, ölünce de teslim etmeyin azap meleklerine. İnsan olarak sizden başka hiçbir güvencemiz yok. Sizin kalbinizden başka güvenli bir kalp yok. Biz zor zamanların çocuklarıyız. Bizden gözlerinizi ayırmayın lütfen. Yaşam tarzınızı yaşam tarzımız kılma gayretiyle size tutunmaya çabalıyoruz. Tüm hoyrat ellere rağmen. Biz size tutundukça sizin de bizi tutacağınızı biliyoruz. Tutun ki düşmesin ruhumuz. Hiçliğin, yokluğun, karanlığın ellerine düşmesin ve yanmasın ruhumuz. MUSTAFA ULUSOY __________________ <..YİTİK ZAMANLARI BULMAK!..>![]() Yitik Zamanları Bulmak Dar zamanlı bir hayatı yaşar insan. Başı sonu olan bir hayatı tüketir. Tükenir. Hayat geçicidir. Geçiciliği fark ederek yaşayamaz her an. An gelir, zamanın az kaldığını fark eder. Zamanın içine sıkışıp kalır. Henüz otuz sekizindedir insan örneğin. Ama kanser hücreleri akciğerini tüketmiştir. Kısık kısık nefes almak zamanı yavaşlatır, ağırlaştırır. Bir bitiş çizgisini hatırlatır. Her gün bir adım daha çizgiye taşır insanı. Ya da elli yedisine gelmiştir. Yaratıcıya karşı sorumluluklarını şimdi fark etmiştir. Bir hafta önce ölen kızının ardından. Ya da daha çok gençtir. İki yıl süren günahla dolu bir hayatı nasıl silebileceğini düşünmektedir. Geceleri sık sık uyanarak. Ağlamaklı. Geçip gitmiş günahkâr zamanları kurtarmak için. İnsan bir pişmanlığın içine sıkışıp kalır bu sefer. Geçen her an pişmanlıkları hatırlatır. Yapmak isteyip de yapamadıklarını. Ya da yapması gerektiğini yeni fark ettiklerini. Keşke o ana kadar yaşanmış olan hayat daha iyi yaşansaydı. Keşke Yaratıcı adına, Onun için daha çok şey yapılsaydı. Farklı farklı insanlar, farklı farklı nedenlerle bir an dururlar. Havada asılı kalmış buz taneleri gibi donakalırlar. O öyle bir andır ki; dünyanın sadece ve sadece ahiret için bir hazırlık yeri olduğu anlaşılır. Bitiş çizgisi insanın umudunu keser. Dondurur. Hem zaman donar, hem varlık. Hayat geçicidir. Ancak sonsuz hayat tam da bu geçici hayatla kazanılır. Sonsuz bir hayatla değil. Artık dar zamanda çok işler yapma zamanıdır. Zaman dardır ama insan bu sefer çok işler yapamayacağını da fark eder. Kısık kısık aldığı sayılı nefesler onu hem zamanın hem de bir sınırlılığın içine hapseder. Zaman dardır ama dar zamanda yapılacak çok iş vardır. Yorgun ve çaresiz bir beden buna izin vermez. Hazırlık için gerekli zamanın peşine düşülür bu kez. Bir telaş alıp başını gider. Az kalmış, bitişe yakın zamanlar insanı sıkıştırır. Dar zamanların çok işler yapmanın zamanı olmadığını anlar insan. Hüzünle. Dar zamanda çok değil, çok değerli işler yapmanın zamanıdır. Bitiş çizgisinden önce son durakta konaklama zamanında. Bir saatlik bir ibadette seksen senelik ibadet ömrünü kazandıracak özel zamanlara ihtiyaç vardır artık. Kadir Gecesi gibi, yakalandığında bir insan ömrüne bin ömür katacak zamanlara ihtiyaç vardır. Dakikası bir gün hükmünde bereketli saatlere. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr-ü bâkiyi arar insan. Sonsuz Rahmet sahibi olan Yaratıcı, insanın böylesi zamanlara duyduğu ihtiyacı dahi düşünmüştür. Yaratıcı, insana bereketli zamanların kapılarını gösterir. Ardı ardına, birinden diğerine açılan özel zaman kapıları sunar. Bunun bir örneği üç aylardır. Zaman Recep 1’e durur. Recep Allah’ın ayıdır. Önce Regaip Gecesi gelir. Sonra Peygamberin ayı girer, zaman bir başka işler. Miraç Gecesi, yitik zamanlarının peşine düşmüş çaresizler için bire karşın yüzlerin kazanılacağı bereketli bir gece olur. Sonra ümmetin ayı çıkagelir. Hele bir de Kadir Gecesi vardır ki. Öyle bir gece ki bin aya denk. “Kaybedenler” için Yaratıcı bir kere, bin kere daha fırsat sunar insana. Farklı biçimlerde yitirilmiş zamanları olan bizlere, sonsuz rahmetini bir kere, bin kere daha hissettirir. Yitik bir geçmişle olmayan bir gelecek arasındaki dar sokakta sıkışıp kalmış bizlere, üç aylar ve başka bir sürü özel günle umut serper. Geceleri sessizce kalkılır. Sessizce secdelere varılır. Sessizce oruçlar tutulur. Sessizce Ona yalvarılır. Ondan medet umulur. Sessizce Onsuz geçen zamanlar için ağıtlar yakılır. Özel zamanlar; aylardan üç aylar, günlerden Cuma, saatlerden gece ve seher… Bağışlanmış ek süreler gibi. Yitik zamanları yeniden kazanmak için. Köprüden önce tek bir çıkışı olanlar için, son çıkış gibidir özel zamanlar. Her insan için gelecek belirsiz. Yarının olması ile olmaması aynı ihtimal dahilinde. Hangi koşulda olursa olsun, hangi yaşta olursa olsun bu yüzdendir ki hepimiz yitirilmiş zamanları olan insanlarız. Birazdan ölüm gelebilir. Öyleyse içinde bulunduğumuz an, köprüden önceki son çıkış kapısı, son konaklama zamanıdır. İşte bu yüzden, özel zamanlar biz “kaybedenler” için yitik zamanlarımızı bulmanın özel kapılarıdır. Sessizce geceler kalkmalı, sessizce günahlarımız için ağıtlar yakmalı, sessizce secdelere varmalı, sessizce gökteki aya bakmalı, sessizce yitirilmiş zamanları aramaya koyulmalı ve özel zamanlara Onun mührünü vurup, yitik zamanlara karşın mühürlenmiş zamanları bulmalı. MUSTAFA ULUSOY __________________ July 25 GİTMEK!..ama başka bir yoldan..-bir sinema filmi yorumu-Gitmek: Ama Başka Bir Yoldan
yönetmen Marc Forster'in 2005 de çektiği Stay-Gitme filmi üzerine bir değerlendirme yazısı)
İster ölerek bu dünyadan gidelim; ister bir ilişkiyi, ister bir mekânı bırakıp bir başka mekâna gidelim; her türlü “gitme” de o ezeli sorunu karşımızda buluruz: Gitmek mi zor kalmak mı?
Yaptığı kaza sonucu, kız arkadaşı ile ebeveynlerini kaybeden Henry için kalmak artık çok zordur. Vicdanı, arabadakilerin ölümünden kendisini sorumlu tutan Henry’yi hiç rahat bırakmaz; yaşam alanını daraltır, onu nefessiz bırakır.
Kalmak zordur. Gitmelidir. Ama öyle elini kolunu sallayarak gidemez. Kendini cezalandırarak gitmelidir. Hem arabadakilerin ölümünden sorumlu olup, hem de onlar gibi bir kazada ölüp gitmemelidir. O başka bir yoldan, vicdanını temizleyeceği bir yoldan dolaşarak, hesaplaşarak, arınarak gitmelidir. Gitme biçimini seçmiştir: intihar. Hem gidecek, hem cezasını çekecektir. Bir taşla iki kuş.
Kalmak zordur ama gitmek de kolay değildir. Eline silahı alıp bir kurşunla gitmek öyle kolay olmaz. Bu sefer kalmanın zorluğuna gitmenin zorluğu eklenir. İki zorluk üst üste biner. Her ikisi de kolaylaştırılmalıdır.
Gerçeklikten biricik sığınağa yelken açar o da: hayal gücü (eskilerin deyişiyle muhayyile, İngiliz lisanına göre de imagination). Tam o “son” anda “kurtarılma fantezisi”ne sığınır. Artık o, o meşum kazayı yapmış genç değildir. 21 yaşında ölmeye karar vermiş bir gençtir.
Onu kim kurtaracaktır? Tabii ki psikiyatristler/terapistler. Modern hayatın emniyet sübabı olarak icat edilen mesleğin uygulayıcıları. Terapistlerin en zayıf noktası ne olabilir? Onların da “kurtarma fantezileri” vardır. Bu, filmde terapistin eski bir hastasını kurtarma çabasında en iyi şekilde verilir.
Henry terapistini kısa sürede çözer. Terapistin “kurtarma fantezisi”ni keşfeder, hatta onu kışkırtır. Keşfedilen sadece hastalar değildir. Çözmeye çalışırken çözülmek. Her terapistin yaşayabildiği bir deneyimdir bu. Henry terapistin kurtarma fantezisini zekice işletir. Ve en çok ihtiyaç duyduğu şeyi elde eder; vicdanını teskin etmek. Sınırlarını zorlayarak/aşarak terapisti olayların içine çeker. Öyle ki terapist terapi odasından çıkar, Henry’nin yaşamının iyice içine girer.
Henry’nin hayali dünyasında, annesi terapisti oğlu sanır ve “Seni çok özledim, bize bilerek zarar vermedin” diyerek terapiste sarılır. Terapist Henry’nin yerine sorar: “Size nasıl zarar verdim anne?” Annesi Henry’nin duymak istediği cevabı verir: “Artık önemli değil, sana asla kızgın kalamam.”
Henry’nin vicdanını temizlemek için sığındığı hayali dünyasında babasının gözleri kördür. An gelir, babasının gözleri görmeye başlar. Açılan babanın maddi gözleri değildir; kalp gözüdür. Babasının kalbi Henry’e açılmıştır. Henry babasının da kendisini suçlamadığına emindir artık. Babasıyla birbirlerine sarılırlar.
Terapi bitmiştir. Artık gitme zamanıdır. Henry’nin vicdanı yeteri kadar teskin olmuştur. Ancak son anda gitmeyi kolaylaştıracak başka bir hazzı yaşamalıdır: Onu kimsenin kurtaramayacağı narsistik haz. Kimse onu intihardan vazgeçiremez. Terapistler hadlerini bilmelidir. Bazen de onlara hadleri bildirilmelidir.
Terapist koşarak köprüye gelir, genç adamı yakalar ve “Henry!” diye bağırır köprünün üzerinde. Terapist “Seninle ilk karşılaştığımızda neyin gerçek neyin hayal olduğunu bilmediğini söylemiştin. Bense bildiğimi söylemiştim. Ama yanıldım. Ben de artık neyin gerçek olduğunu bilmiyorum” der. Henry buna “Sen gerçeksin. Ve beni kurtarmaya çalışıyorsun. Ama geç kaldın. Artık uyanmalıyım” diyerek karşılık verir. Terapist itiraz eder: “Ama uyanıksın.”
Henry’nin elinde silah vardır. Terapist korku içindedir. Henry’yi intihardan vazgeçirmeye çalışır. “Henry etrafına bir bak. Bu bir rüya ise bütün dünya da bunun içinde.” Henry ise kararlıdır: “Çok canım yanıyor. Keşke bunu görmek zorunda kalmasaydın” diyerek silahını ağzına dayar ve gitmeye karar verir.
Henry gider. Hem kendi seçtiği biçimde hem de vicdanı teskin olmuş olarak. Fantezik bile olsa inkârcı varoluşçular gibi kendi seçtiği bir ölümü yaşayarak gider. İstedikleri hayatı yaşayamayanlar için son “çıkış”tır bu. ALINTI* MUSTAFA ULUSOY* |
|
|||||||||||
|
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
|
|||||||||||||
|
|