hayatın rengi..'s profilehayatın rengi!..kendinde...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
11 September <..Efendimiz'in (sav) Duası..>![]() Resulullahin (s.a.v) Duasi Resulullah efendimiz, (s.a.v.) Veda haccinda, "Veda hutbesini" bitirdikten sonra Bilal-i Habesi hazretleri, ezan-i serifi okudu. Butun Eshab-i kiram, huzur ve husu icinde dinlediler. Peygamber efendimiz (s.a.v.) , namazi kildirdiktan sonra devesine bindi. Cebel-i Rahme'nin dibine varip kayalari onune alip, kibleye donerek vakfeye durdu. Herkesin vakfeye durmasini emretti. Daha sonra: "Hayir, ancak ahiret hayirdir." buyurdu. Mubarek ellerini gogus hizasinda kaldirarak, butun peygamberlerin yaptigi pek faziletli olan su duaya basladi. Bizlere, bu sekilde dua etmemiz icin isaret buyurmus oldu: "Allahu tealadan baska ilah yoktur. O birdir. Esi ortagi yoktur. Mulk, O'na aittir. Hamd, O'na mahsustur... Ey Allahim! Kabir azabindan, kalbin vesvesesinden, islerin daginikligindan sana siginirim! Ey Allahim! Ruzgarlarin getirdigi afetin serrinden sana siginirim! Ey Allahim, gozumde bir nur, kulagimda bir nur, kalbimde bir nur yarat! Ey Allahim, gogsume genislik ver, isimi kolaylastir! Ey Allahim! Kalbe vesvese veren seytandan, islerin karisikligindan, kabir fitnesinin serrinden, gecenin getirdigi seylerin serrinden, gunduzun getirdigi seylerin serrinden, korkunc ruzgarlarin getirdigi afetlerin serrinden, zamanin nobet nobet gelen mihnet ve belalarinin serrinden sana siginirim! Ey Allahim, sagligin hastaliga cevrilmesinden, birden bire gelip catacak azabindan ve butun gazabindan sana siginirim! Ey Allahim! Beni hidayetine ulastir. Gecmisimi, gelecegimi bagisla! Ey bas vurulacaklarin en hayirlisi! Kendisinden istenilenlerin en keremlisi, en cok vereni! Ey Allahim! Sen, sozumu isitiyor, yerimi goruyor, gizli, acik neyim var ise biliyorsun. Islerimden hic biri sana gizli degildir. Ben caresizim, yoksulum. Senden yardim ve eman diliyorum. Korkuyorum. Kusurlarimi itiraf ediyorum. Bir caresiz, senden nasil isterse, ben de oyle istiyorum. Zelil bir gunahkar, sana nasil yalvarirsa, ben de oyle yalvariyorum. Yuce huzurunda boynunu bukmus, senin icin gozlerinden yaslar bosanan, senin ugrunda butun varligini zelil eden, senin icin burnunu topraklara surten bir kulun sana nasil dua ederse, ben de oyle dua ediyorum! Ey Rabbim! Duami kabul buyurmaktan beni mahrum eyleme. Bana Rauf ve Rahim ol! Ey istenilenlerin en hayirlisi ve verenlerin en keremlisi!.. Ben, sana her an muhtacim. Senin ise, bana hic ihtiyacin yok. Sen, ancak yaratanim olarak beni bagislar, affedersin. Ey duacilarin dualarini kabul eden! Ey umit baglananlarin en ustunu! Islamiyet ve Muhammed (aleyhisselam) uzerindeki himayen hurmetine sana yoneliyorum. Benim butun suclarimi bagisla! Beni su durdugum yerden butun hacetlerimi yerine getirmis, dileklerimi ihsan buyurmus, temennilerimi gerceklestirmis olarak dondur!.. Bizler, topluca senin Beyt-i Haram'ina geldik. Su buyuk Mesair'de vakfeye durduk. Su mubarek yerlerde hazir bulunduk. Umidimiz, yuce katindaki sevab ve mukafata nail olmaktir. Umidimizi bosa cikarma Allahim!" Resulullah efendimiz, bu duadan sonra vakfe yapti. Aksam uzeri: "Bugun, dininizi sizin icin ikmal eyledim. Uzerinize olan nimetimi tamamladim ve size din olarak Islamiyet'i vermekle razi oldum (Maide suresi: 3) mealindeki ayet-i kerime nazil oldu. Boylece, Islam dini ikmal bulmus oldu. Bildirilmemis, aciklanmamis hicbir emir, yasak kalmadi. Kisa bir muddet sonra da bu fani dunyadan ayrildi. Allah O'nun sefaatine nasip etsin bizleri... Amin! 04 September EĞer Bİrini SEviyorsan Onu SErbest Bırak!..ğer birini seviyorsan, Onu serbest bırak Dönerse senindir Dönmezse zaten senin hiç olmamştır. Yeni Versiyonlar (Karamsar) Eğer birini seviyorsan Onu serbest bırak Dönerse senindir Zaten dönmeyeceğide kesindir. (İyimser) Eğer birini seviyorsan Onu serbest bırak Üzülme, dönecektir (Aldırmaz) Eğer birini seviyorsan Onu serbest bırak Bir müddet bekle Dönmezse unut gitsin (Şüpheci) Eğer birini seviyorsan Onu serbest bırak Dönerse bu işte bir bit yeniği war demektir. (Greenpeas) Eğer birini seviyorsan Onu serbest bırak Aslında bakarsan tüm canlılar hür olmalıdır. (Biyolog) Eğer birini seviyorsan Onu serbest bırak Evrimini tamamlaması mümkün olsun. (İstatistik) Eğer birini seviyorsan Onu serbest bırak Seviyorsa dönme ihtimali çok yüksektir Sevmiyorsa zaten korelasyon yoktur. (Aşırı sahiplenici tip) Eğer birini seviyorsan Onu kesinlikle serbest bırakma!!! (Psikolog) Eğer birini seviyorsan Onu serbest bırak Dönerse kendine güveniyor demektir Dönmezse süperegosu baskın demektir Gitmiyorsa manyak demektir (Mali Eksper) Eğer birini seviyorsan Onu serbest bırak Dönerse borç almaya devam edebilirsin Dönmezse ara ve borclarının üstüne yattığını söyle!!! (Bencil) Eğer birini seviyorsan Kendini serbest bırak Niye diye sorarsa Seni hiç alakadar etmez!!! de. (Muzip) Eğer birini seviyorsan Onu serbest bırak Dönerse bir daha serbest bırak Gene dönerse gene bırak 29 December ay terapisi-2![]() Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!.. Ay terapisi -2 Hüzünlü bir gece!..Yüreğim ağlıyor ..Dünyanın yükünü sırtına yüklemiş; benim dünyamda, işte akşam!..ve gece..Benim dünyamı da içine almış şu kainatta da işte akşam! ..ve gece.. iki geceyi de aydınlatan, huzura erdiren işte ay!..iki dünyaya da selam verdi.. Hayatın rengi: ‘Hoş geldin AY YÜZLÜMÜN YANSIMASI!.. Hoş geldin Benim gecemin ve şu kainatın gecesine. Başını eğip edeple karşılık verdi :’ Hoş bulduk hayatın rengi!.. Yüzünde hüzün var senin bu gece paylaşır mısın benimle?.. Gecenin dostuna anlatmayacak mısın? ’… Hayatın rengi: ‘Ey AY YÜZLÜMÜN YANSIMASI!..Sen kabir alemini gece tepeden seyrettin mi hiç?..Ben bugün gündüz kabir aleminin en güzel sahiplerinden bir zatı ziyaret ettim..Kim biliyor musun? Eminim ki senin gece dostlarından biriydi..ESSEYYİD ABDULHAKİM ARVASİ (KS)hz. ..Bağlum da ..Sıkıntılı bir yolculuktu aslında ama elhamdülillah değdi..Narin, mütevazi bir kabirdi..Onun yanında o kadar huzurluydum ki.VARLIĞI ALLAH’I HATIRLATAN BU MÜBAREK ÖLÜMÜNDE BİLE RUHLARI DİRİLTMEYE DEVAM EDİYOR ALLAH’IN İZNİYLE..CAN ÇEKİŞEN BU BEDENİME YENİDEN DİRİLİŞ OLDU BU ZİYARET..HALKTA HAK İLE OLMAYI BAŞARAN BU GÜZEL ZATIN YANINDA DÜNYADA OLDUĞUMU AMA O’NUN’LA NEFES ALDIĞIMI HİSSETTİRDİ BANA..O GÜZEL ZATIN PENCERESİNDEN KENDİ NEFSİME BAKTIM..GEÇMİŞİME , GELECEĞİME, AN’IMA ..AÇLIĞIMI SUSUZLUĞUMU HİSSETTİM YİNE AŞKIN SAHİBİNE..KALBİMİN ÇIĞLIKLARINI DUYUYORDUM ŞİMDİ..HANİ ALLAH TEALA BİR AYETTE DİYOR YA: ‘KALPLER ANCAK ALLAH’I ZİKRETMEKLE MUTMAİN OLUR’..kalbimin çenesini kapatıp, aklımı konuşturmaya çalışmışım şu zamana kadar..ya da kalbimi boş şeylerle meşgul edip aklımın olgunluğuna erememişim.. ve yine ALEMLERİN RABBİ diyor ya bir ayette:’KULUM BANA BİR ADIM YAKLAŞIRSA BEN ONA ON ADIM GELİRİM, KULUM BANA YÜRÜYEREK GELİRSE BEN ONA KOŞARAK GELİRİM..’ Ya ayaklarımı kırmışım yürüyemiyorum yada yolların şaşmazlığında şaşmışım..Ya Rabbim ben sana bir milim bile gelememişim..Senin verdiğin bu ayakları senin yolunda yürümek için kullanamadım..hep çukurlara ve engellere takıldım.affet beni..ne olur ..affet.. … Ve bu güzel zatın en güzel sözünü düşündüm.. O’NU BULAN NEYİ KAYBEDER. O’NU KAYBEDEN NEYİ BULUR?. İşte böyle AY YÜZLÜMÜN YANSIMASI,ruhumun O’NA olan açlığının ve susuzluğunun inleyişleri bunlar..bu hüzün O’NSUZLUĞUN hüznünü çekiyor..elhamdülillah ki senin gibi bir dostu gönderdi bana..KENDİ HABİBİNİN yansımasını görmem için senin yansımanla içimi aşkla yansıttı bu gece..ÜSTAD N. FAZIL’ın hocası olan bu güzel zata selam ve dua ile…O’NU hatırlatan her şey o kadar güzel ki.. AY YÜZLÜMÜN YANSIMASI diyor ki: ‘ hayatın rengi günün bereketli geçmiş…çok şey almışsın gündüzden ..ve şuanda geceden alıyorsun inşallah tüm bereketiyle..onlar benimde dostum..BENİMLE BİRLİKTE ALEMLERİN RABBİNİ ZİKREDERLER VE TEFEKKÜR EDERLER..ilmin ışığını da gece sindirirler akıllarına ..gündüzde halkla birlikte olmalarına rağmen kalpleri de hep ALEMLERİN RABBİYLE..ALLAH onlardan razı olsun..gecenin sahibine emanet ol hayatın rengi.. AY IŞIĞINDA SAKLIDIR!.. (kahırdan damlayan mürekkepten..) hayatın rengi.. 01 December <--sen yeter ki RAbbe tevekkül et!...-->
Dertler, acılar ve çaresizlikler... İnsan eli kolu bağlı bir vaziyette Rabbi'ne (Celle Celaluhu) teslim olduğunda, karanlıklar aydınlığa döner. Herşeyin en iyisini bilen O'dur (Celle Celaluhu). Bizim gidecek başka kapımız mı var?ALINTI... __________________ 30 September --->TUTUN Kİ düşmesin RUHUMUZ!..![]() Sizi rüyada dahi göremeyenlerdenim. Sizi bir kere dahi hayalinde canlandıramayanlardan. Ne takatim vardı buna, ne de becerim. Biz rüyaların insanları değildik. Zor zamanların çocuklarıydık. Rüyaları dahi elinden alınan. Ama biliyor musunuz? Bunu hiç dert etmedim. Etmek istemedim. Çünkü her yerde sizin izinizi gördüm. Sizin her varlığa düşen nurunuzun ışıltısıyla evrenin dili çözüldü. Dilsizlikten kurtulup O’nu anlatan sözcüklere dönüştü. O’nu anlatan bir şarkı gibi seslendi evren. Her varlık parçası suskunluğunu bozdu, en tatlı sözcüklerle O’nu anlattı. Evrenin dilinin sözcükleri sizinle kalbimize taşındı. Kalbimiz sizinle kederlerini teselli etti. Siz bize kederin bile içindeki sevinci gösterdiniz. Kederlerimizi, sıkıntılarımızı, dertlerimizi bile sevdirdiniz. En güzel bir sabırla sabretmeyi, sıkıntılara göğüs germeyi tam tamına ancak bir tek siz başardınız. Siz bir sır çözücüsüydünüz. Sırlar sizin önünüzde çözüldü, sırlar önünüzde diz çöktü. Sözcükleriniz ne tatlı, ne kadar sahiciydi. Nereden öğrendiniz bunları? Siz hep buradasınız. Yanı başımızda. Bir rüyada bile yüzünüzü görmedim. Biliyor musunuz, bunu hiç dert etmedim. Çünkü sizi hep burada hissetim. Her iyiliğin, güzelliğin, hayrın içinde sizi buldum. Her kasvetli yaşantıda aklımızı ışıttınız. Olaylara bakışınız, yüzünüzdeki bakış gibi imdadımıza yetişti. Sözcükleriniz en kalın kasvetlere yetti. Ay ve siz. Siz ve ay. Dağlar ve siz. Siz ve dağlar. Siz ve arkadaşlarınız. Arkadaşlarınız ve siz. Kuşlar ve siz. Siz ve kuşlar. Çöller ve siz. Siz ve çöller. Siz ve eşleriniz. Eşleriniz ve siz. Siz ve tüm insanlık halleri. Tüm insanlık halleri ve siz. Ne kadar çok şey yaşadınız. Yaşamadığınız bir hüzün kaldı mı sahi? Nasıl dayandınız tüm bunlara? Babanızın siz doğmadan öldüğünü ne zaman öğrendiniz? Öğrendiğinizde neler yaşadınız? Annesiz büyümek nasıl bir mahrumiyetti? Akranlarınızla oynarken onların “Anne, baba” diye seslenmelerini duyduğunuzda gizli gizli ağlar mıydınız, boynunuz bükük hisseder miydiniz kendinizi? Amcalarınızın yanında büyümek nasıl bir kırıklıktı? Eşiniz öldüğünde nasıl dayandınız buna? Ne olur söyleyin. Yalvarırım söyleyin. Özleminizi nasıl giderdiniz? Sevgili amcanız öldüğünde kalbiniz duracak gibi oldu mu? Hayat başınıza yıkıldı mı? Çocuklarınız öldüğünde hangi sözcüklerin bağrına yaslandınız? Ayrılık acısının sızısını ne ile dindirdiniz? En anlamlı mucizelerinize dahi “Bu bir sihirdir” dendiğinde içinizde bir fırtına koptu mu? Kırıldınız mı? Kırıldığınızda kalbinizden geçen ilk cümle neydi? Size yüz çevrildiğinde O, sizden ne demenizi istedi ve siz ne dediniz? Taif’ten dönüşünüzde nasıl yakardınız Rabbinize? Bu soruların yanıtları ruhumuzu üşümekten kurtardı. Ruhumuzu tuttu, düşmekten kurtardı. Sizin yanıtlarınızın dışında her cümle, gökteki yıldızlarla ısınmak kadar sahte ve yalancıydı. Yalan tek bir sözcük çıkmadı dudaklarınızdan. Sözcükleriniz heva ve hevesin semtine uğramadı hiç. Ne kadar sahiciydiniz ve ne kadar güçlü. Kederden kedere geçtiniz. Karanlıktan karanlığa geçirdi sizi Rabbiniz. Ama siz, her karanlıkta bir nur buldunuz. Sizin tecrübeleriniz olmasaydı biz sahici bir yaşamı nasıl bulacaktık? Siz bize hayatı sundunuz. En gerçeğinden. Bize hayatlarımızı sundunuz. Aydınlık ve karanlığı ile. Siz karanlığı dağıtan nur idiniz. Biz ancak sizinle tahammül edebiliyoruz hayata, inanın. Sizin sözcüklerinizle. Sizin kalbinize ne iyi geldiyse, bizim kalbimize de ancak o iyi gelebiliyor. Sözcükleriniz ne kadar güçlü? Kalbiniz. O sonsuz derinlikli kalbiniz. Ne kadar güzel sevdi O’nu. Tüm davranışlarınız O’nun içindi, O’nu sevindirmek için. Ayı neden çok seviyoruz biliyor musunuz? Siz sevmeseydiniz, biz ayı nasıl sevebilirdik? Gece vakti gözlerinizi dikip “Seni Yaratanla beni Yaratan aynı” demeniz aklımıza geliyor. Biz de sizin gibi seslenmeye çalışıyoruz aya. Ayı ne kadar güzel sevdiniz. Ay sizi ne kadar çok sevdi. Ayı her seyredişimizde gördüğümüz nur, sizin nurunuzun tecellisi oldu. Ve nurunuzla şimdi de buradasınız. Yoksa ayı seyretmenin bir anlamı olur muydu? Ya da aydaki anlamı biz başka nasıl bulurduk? Sağ eliyle yemek yiyorsa bir insan ve bunu siz yaptığınız için yapıyorsa, bu eylemin içinde siz varsınız. Bir çiçeği incitmeyen bir insan, davranışındaki bu nezihliği sizden başka kimden öğrenmiştir ki? Ne kadar nezihsiniz. Ne kadar kibar, ne kadar ince. Siz buradasınız. Yemeğe başlarken “Bismillah” diyorsak, bunu sizden öğrenmişizdir. Namaza başlama biçimimiz, namazdan sonra ettiğimiz dualar sizin dualarınız değil mi? Yoksa, biz nereden bilirdik en anlamlı duaları? Belki bir rüyada bile göremedik sizi. Ama hayatımızın her halinde silinmez izlerinizi gördük. Kılıcınızın üzerinde “Gelmeyene gideceksin” yazıyordu. Biz size gelemedik. Siz bize geldiniz. Hoş geldiniz. Ne güzel geldiniz. Siz hep güzel gelirdiniz. Evimize girerken sağ ayağımızı attık önce. Bunu sadece sizin için yaptık. Sizi hatırladık. Ağzımızdan nazik sözcüklerin çıkmasında sizi bulduk. İhtiyacı olan birinin ihtiyacını gidermemiz, sizin kalbinizdeki merhametin bir sonucu değil mi? Eğer hayat yolunda zerre kadar doğruluğun içindeysek bu doğrulukta siz varsınız. Biz doğru nedir ancak sizinle bildik. Hayatımızdaki her iyiliğin sizin nurunuzdan çıktığının farkındayız ve bu, kalbimizi kalbinize bağlıyor. Eğer bir insan bizden korku değil emniyet, düşmanlık değil kardeşlik ve dostluk görüyorsa bu, sizin burada olmanızdandır. Siz kâinatın en emniyet duyulacak insanısınız. Biz de sizin yolunuzda düşe kalka yol almaya çalışan yolcular. Sizi özlüyoruz. Size duyduğumuz özlemi sizin gibi yaşamaya çalışmakla, sizin gibi teselli aramakla, sizin gibi sabretmeyi öğrenmekle gidermeye çalışıyoruz. Siz bize, size nasıl ulaşacağımızı bile öğrettiniz. “Ben size en güzel rehber değil miyim?” dediniz. Ne güzel dediniz. Bize hayatı öğrettiniz. Yaşamak ancak sizinle kolaylaştı. Siz “güzel ahlak” idiniz. Güzel ahlakı hallerimize kattıkça o hallerin içinde sizi buluyoruz. İstersek sizi birçok şeyle hatırlarız. Hayata bakışınızla, çocuğunuzu sevme biçiminizle, ayı seyrederken ağzınızdan dökülen sözlerle, Rabbinize tanıklık etme biçiminizle, giyiminizle, dişlerinizi günde birden çok kere temizlemenizle. Ne kadar çok buradasınız. Siz her varlığın ve her zamanın kalbindesiniz. Her davranışınız O’na bir yakarıştı. Kâinat sessizce konuşuyordu. Kâinatın sessizce konuşan en anlamlı diliydiniz. Sizin gibi yaşamaya çalışmamız da her daim bizi O’na götürüyor, bize O’nu hatırlatıyor. Siz ne güzel bir hatırlatıcısınız. Siz en güzel müjdeleyensiniz. Siz en anlamlı varlıksınız. Çünkü O’nu anlatan en güzel sözcük siz oldunuz. En güzel sözcükler de sizden çıktı. Sizin hayatta O’nu unuttuğunuz bir an bile olmadı. Bu sizin en büyük onurunuzdu. Ne kadar onurluydunuz. Biz de sizi hayatımıza katmakla onurlanıyoruz. Siz bizim için en büyük onur oldunuz. Bize ne umut veriyor, biliyor musunuz? Biz de sizin dünyanızda çok önemli olduk. Üzerimize o kadar titrediniz ki. Dualarınızdaydık. Hüzünlerinizde, acılarınızda, şefkatinizde, merhametinizdeydik. Size sonsuz karşılık vermek isteriz ancak bunu yapacak takatte değiliz. Ama Rabbimizin size sonsuz karşılık vermesi için duadayız. Sizi elimizden geldiğince hayatımıza katmaya çalışıyoruz. Daha çoğunu yapmak isterdik. Bu niyete sahibiz. Biz ancak size tutunabiliyoruz, ancak size güven duyabiliyoruz. Sizin gibi yaşamak için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Nasıl bu dünyada nasıl tuttuysanız ruhlarımızı, ölünce de teslim etmeyin azap meleklerine. İnsan olarak sizden başka hiçbir güvencemiz yok. Sizin kalbinizden başka güvenli bir kalp yok. Biz zor zamanların çocuklarıyız. Bizden gözlerinizi ayırmayın lütfen. Yaşam tarzınızı yaşam tarzımız kılma gayretiyle size tutunmaya çabalıyoruz. Tüm hoyrat ellere rağmen. Biz size tutundukça sizin de bizi tutacağınızı biliyoruz. Tutun ki düşmesin ruhumuz. Hiçliğin, yokluğun, karanlığın ellerine düşmesin ve yanmasın ruhumuz. MUSTAFA ULUSOY __________________ <..YİTİK ZAMANLARI BULMAK!..>![]() Yitik Zamanları Bulmak Dar zamanlı bir hayatı yaşar insan. Başı sonu olan bir hayatı tüketir. Tükenir. Hayat geçicidir. Geçiciliği fark ederek yaşayamaz her an. An gelir, zamanın az kaldığını fark eder. Zamanın içine sıkışıp kalır. Henüz otuz sekizindedir insan örneğin. Ama kanser hücreleri akciğerini tüketmiştir. Kısık kısık nefes almak zamanı yavaşlatır, ağırlaştırır. Bir bitiş çizgisini hatırlatır. Her gün bir adım daha çizgiye taşır insanı. Ya da elli yedisine gelmiştir. Yaratıcıya karşı sorumluluklarını şimdi fark etmiştir. Bir hafta önce ölen kızının ardından. Ya da daha çok gençtir. İki yıl süren günahla dolu bir hayatı nasıl silebileceğini düşünmektedir. Geceleri sık sık uyanarak. Ağlamaklı. Geçip gitmiş günahkâr zamanları kurtarmak için. İnsan bir pişmanlığın içine sıkışıp kalır bu sefer. Geçen her an pişmanlıkları hatırlatır. Yapmak isteyip de yapamadıklarını. Ya da yapması gerektiğini yeni fark ettiklerini. Keşke o ana kadar yaşanmış olan hayat daha iyi yaşansaydı. Keşke Yaratıcı adına, Onun için daha çok şey yapılsaydı. Farklı farklı insanlar, farklı farklı nedenlerle bir an dururlar. Havada asılı kalmış buz taneleri gibi donakalırlar. O öyle bir andır ki; dünyanın sadece ve sadece ahiret için bir hazırlık yeri olduğu anlaşılır. Bitiş çizgisi insanın umudunu keser. Dondurur. Hem zaman donar, hem varlık. Hayat geçicidir. Ancak sonsuz hayat tam da bu geçici hayatla kazanılır. Sonsuz bir hayatla değil. Artık dar zamanda çok işler yapma zamanıdır. Zaman dardır ama insan bu sefer çok işler yapamayacağını da fark eder. Kısık kısık aldığı sayılı nefesler onu hem zamanın hem de bir sınırlılığın içine hapseder. Zaman dardır ama dar zamanda yapılacak çok iş vardır. Yorgun ve çaresiz bir beden buna izin vermez. Hazırlık için gerekli zamanın peşine düşülür bu kez. Bir telaş alıp başını gider. Az kalmış, bitişe yakın zamanlar insanı sıkıştırır. Dar zamanların çok işler yapmanın zamanı olmadığını anlar insan. Hüzünle. Dar zamanda çok değil, çok değerli işler yapmanın zamanıdır. Bitiş çizgisinden önce son durakta konaklama zamanında. Bir saatlik bir ibadette seksen senelik ibadet ömrünü kazandıracak özel zamanlara ihtiyaç vardır artık. Kadir Gecesi gibi, yakalandığında bir insan ömrüne bin ömür katacak zamanlara ihtiyaç vardır. Dakikası bir gün hükmünde bereketli saatlere. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr-ü bâkiyi arar insan. Sonsuz Rahmet sahibi olan Yaratıcı, insanın böylesi zamanlara duyduğu ihtiyacı dahi düşünmüştür. Yaratıcı, insana bereketli zamanların kapılarını gösterir. Ardı ardına, birinden diğerine açılan özel zaman kapıları sunar. Bunun bir örneği üç aylardır. Zaman Recep 1’e durur. Recep Allah’ın ayıdır. Önce Regaip Gecesi gelir. Sonra Peygamberin ayı girer, zaman bir başka işler. Miraç Gecesi, yitik zamanlarının peşine düşmüş çaresizler için bire karşın yüzlerin kazanılacağı bereketli bir gece olur. Sonra ümmetin ayı çıkagelir. Hele bir de Kadir Gecesi vardır ki. Öyle bir gece ki bin aya denk. “Kaybedenler” için Yaratıcı bir kere, bin kere daha fırsat sunar insana. Farklı biçimlerde yitirilmiş zamanları olan bizlere, sonsuz rahmetini bir kere, bin kere daha hissettirir. Yitik bir geçmişle olmayan bir gelecek arasındaki dar sokakta sıkışıp kalmış bizlere, üç aylar ve başka bir sürü özel günle umut serper. Geceleri sessizce kalkılır. Sessizce secdelere varılır. Sessizce oruçlar tutulur. Sessizce Ona yalvarılır. Ondan medet umulur. Sessizce Onsuz geçen zamanlar için ağıtlar yakılır. Özel zamanlar; aylardan üç aylar, günlerden Cuma, saatlerden gece ve seher… Bağışlanmış ek süreler gibi. Yitik zamanları yeniden kazanmak için. Köprüden önce tek bir çıkışı olanlar için, son çıkış gibidir özel zamanlar. Her insan için gelecek belirsiz. Yarının olması ile olmaması aynı ihtimal dahilinde. Hangi koşulda olursa olsun, hangi yaşta olursa olsun bu yüzdendir ki hepimiz yitirilmiş zamanları olan insanlarız. Birazdan ölüm gelebilir. Öyleyse içinde bulunduğumuz an, köprüden önceki son çıkış kapısı, son konaklama zamanıdır. İşte bu yüzden, özel zamanlar biz “kaybedenler” için yitik zamanlarımızı bulmanın özel kapılarıdır. Sessizce geceler kalkmalı, sessizce günahlarımız için ağıtlar yakmalı, sessizce secdelere varmalı, sessizce gökteki aya bakmalı, sessizce yitirilmiş zamanları aramaya koyulmalı ve özel zamanlara Onun mührünü vurup, yitik zamanlara karşın mühürlenmiş zamanları bulmalı. MUSTAFA ULUSOY __________________ 25 July GİTMEK!..ama başka bir yoldan..-bir sinema filmi yorumu-Gitmek: Ama Başka Bir Yoldan
yönetmen Marc Forster'in 2005 de çektiği Stay-Gitme filmi üzerine bir değerlendirme yazısı)
İster ölerek bu dünyadan gidelim; ister bir ilişkiyi, ister bir mekânı bırakıp bir başka mekâna gidelim; her türlü “gitme” de o ezeli sorunu karşımızda buluruz: Gitmek mi zor kalmak mı?
Yaptığı kaza sonucu, kız arkadaşı ile ebeveynlerini kaybeden Henry için kalmak artık çok zordur. Vicdanı, arabadakilerin ölümünden kendisini sorumlu tutan Henry’yi hiç rahat bırakmaz; yaşam alanını daraltır, onu nefessiz bırakır.
Kalmak zordur. Gitmelidir. Ama öyle elini kolunu sallayarak gidemez. Kendini cezalandırarak gitmelidir. Hem arabadakilerin ölümünden sorumlu olup, hem de onlar gibi bir kazada ölüp gitmemelidir. O başka bir yoldan, vicdanını temizleyeceği bir yoldan dolaşarak, hesaplaşarak, arınarak gitmelidir. Gitme biçimini seçmiştir: intihar. Hem gidecek, hem cezasını çekecektir. Bir taşla iki kuş.
Kalmak zordur ama gitmek de kolay değildir. Eline silahı alıp bir kurşunla gitmek öyle kolay olmaz. Bu sefer kalmanın zorluğuna gitmenin zorluğu eklenir. İki zorluk üst üste biner. Her ikisi de kolaylaştırılmalıdır.
Gerçeklikten biricik sığınağa yelken açar o da: hayal gücü (eskilerin deyişiyle muhayyile, İngiliz lisanına göre de imagination). Tam o “son” anda “kurtarılma fantezisi”ne sığınır. Artık o, o meşum kazayı yapmış genç değildir. 21 yaşında ölmeye karar vermiş bir gençtir.
Onu kim kurtaracaktır? Tabii ki psikiyatristler/terapistler. Modern hayatın emniyet sübabı olarak icat edilen mesleğin uygulayıcıları. Terapistlerin en zayıf noktası ne olabilir? Onların da “kurtarma fantezileri” vardır. Bu, filmde terapistin eski bir hastasını kurtarma çabasında en iyi şekilde verilir.
Henry terapistini kısa sürede çözer. Terapistin “kurtarma fantezisi”ni keşfeder, hatta onu kışkırtır. Keşfedilen sadece hastalar değildir. Çözmeye çalışırken çözülmek. Her terapistin yaşayabildiği bir deneyimdir bu. Henry terapistin kurtarma fantezisini zekice işletir. Ve en çok ihtiyaç duyduğu şeyi elde eder; vicdanını teskin etmek. Sınırlarını zorlayarak/aşarak terapisti olayların içine çeker. Öyle ki terapist terapi odasından çıkar, Henry’nin yaşamının iyice içine girer.
Henry’nin hayali dünyasında, annesi terapisti oğlu sanır ve “Seni çok özledim, bize bilerek zarar vermedin” diyerek terapiste sarılır. Terapist Henry’nin yerine sorar: “Size nasıl zarar verdim anne?” Annesi Henry’nin duymak istediği cevabı verir: “Artık önemli değil, sana asla kızgın kalamam.”
Henry’nin vicdanını temizlemek için sığındığı hayali dünyasında babasının gözleri kördür. An gelir, babasının gözleri görmeye başlar. Açılan babanın maddi gözleri değildir; kalp gözüdür. Babasının kalbi Henry’e açılmıştır. Henry babasının da kendisini suçlamadığına emindir artık. Babasıyla birbirlerine sarılırlar.
Terapi bitmiştir. Artık gitme zamanıdır. Henry’nin vicdanı yeteri kadar teskin olmuştur. Ancak son anda gitmeyi kolaylaştıracak başka bir hazzı yaşamalıdır: Onu kimsenin kurtaramayacağı narsistik haz. Kimse onu intihardan vazgeçiremez. Terapistler hadlerini bilmelidir. Bazen de onlara hadleri bildirilmelidir.
Terapist koşarak köprüye gelir, genç adamı yakalar ve “Henry!” diye bağırır köprünün üzerinde. Terapist “Seninle ilk karşılaştığımızda neyin gerçek neyin hayal olduğunu bilmediğini söylemiştin. Bense bildiğimi söylemiştim. Ama yanıldım. Ben de artık neyin gerçek olduğunu bilmiyorum” der. Henry buna “Sen gerçeksin. Ve beni kurtarmaya çalışıyorsun. Ama geç kaldın. Artık uyanmalıyım” diyerek karşılık verir. Terapist itiraz eder: “Ama uyanıksın.”
Henry’nin elinde silah vardır. Terapist korku içindedir. Henry’yi intihardan vazgeçirmeye çalışır. “Henry etrafına bir bak. Bu bir rüya ise bütün dünya da bunun içinde.” Henry ise kararlıdır: “Çok canım yanıyor. Keşke bunu görmek zorunda kalmasaydın” diyerek silahını ağzına dayar ve gitmeye karar verir.
Henry gider. Hem kendi seçtiği biçimde hem de vicdanı teskin olmuş olarak. Fantezik bile olsa inkârcı varoluşçular gibi kendi seçtiği bir ölümü yaşayarak gider. İstedikleri hayatı yaşayamayanlar için son “çıkış”tır bu. ALINTI* MUSTAFA ULUSOY* 09 June <..KALBİN AYARI KAÇARSA NAMAZ İNSANI TERK EDER!..>![]() Kalbin ayarı kaçarsa namaz insanı terk eder! Önce azaltır ziyaretlerini. Ekstraları keser; günde yalnızca beş kez uğrar. Sonra dörde indiriverir. Sabahın o sağaltan bereket ikliminden mahrum kalırsınız. İkindiler meşgaleye takılır, öğleyi de sürükler peşinden. Akşam nazlı bir gelinin duvağının ardındaki tebessüm gibidir. Kıymetini bilmez, zaman denen ırmağın akışına karşı müteyakkız olmazsanız, Sonunda o da göstermez olur yüzünü. Yatsıyı yitirmek geceyi direksiz bırakmaktır. Sabahı savsaklamanın gündüzü savunmasız bırakması gibidir bu. Evrenin her an başınıza yıkılabileceğini duyumsarsınız alıp verdiğiniz her nefeste. Oruçsuz kalıverirsiniz sonra ortalıkta. Bindiğiniz dalları kesmekten beter, beslendiğiniz kökleri kurutursunuz. Namaz terk ederse sizi, sonunda oruç da bırakır. Önce bir iki delik, sonra kalbura döner kalbiniz... Namaz - oruç ikilisinin gurbetindeyseniz, reklam vermeye cömert elleriniz, zekât vermeye cimrileşir. Oysa zekât verebilmek dünyanın en büyük bahtiyarlıklarındandır. Bunu hak etmiyorsanız, mahrum bırakılırsınız. Verebiliyorsanız, hala sevinecek, hala avunacak bir şeyiniz kalmış demektir. Her an, önceki mevzileri kazanma gücüne kavuşabilir; Her an oruçla ve namazla ödüllendirilebilirsiniz. Önce zekat vermenin heyecanı terk eder kişiyi. Heyecanını yitirdiğiniz şeyi hepten yitik sayabilirsiniz. İmanın halaveti yitince geriye kuru şekiller kalır. Ruhu çoktan uçup gitmiş bir namazın, içi çoktan boşaltılmış bir orucun, esprisi kaybolmuş zekatın, anlamı kaymış haccın, cihadın ve kurbanın faydası mı, zararı mı çok kestirmek güçtür. Yitiğinin bilincinde olursa insan, onu yeniden arayıp bulmak, yeniden kazanmak için harekete geçebilir. Ya sahtesiyle değiştirilmiş kopya bir namaza, oruca, zekâta, cihada tutunmuşsa bir ömür! Vah o kişinin haline! 30 March MEVLANA ÇİÇEĞİ GÖRENLERİ ŞAŞIRTIYOR...Mevlana çiçeği görenleri şaşırtıyor!
![]() Kırşehir'de çekilen çiçek resminde ortaya çıkan semazenler görenleri hayrete düşürüyor. Kırşehir'de, Makine Mühendisi Ömer Çetiner tarafından çekilen çiçek resminde ortaya çıkan semazenler, görenleri hayrete düşürüyor. Yaklaşık 2 bin adet takvim yaptırarak kişi ve kurumlara hediye eden Çetiner, vatandaşların yoğun ilgisi nedeniyle tekrar bir çalışma yapacağını söyledi. Çetiner, çektiği resimler içerisinde en fazla yapraklarında semazenlerin görüldüğü Sütleğen Çiçeği'nin ilgi odağını kaydederek, "Sütleğen dediğimiz otta görülen semazenler görenleri ve beni hayrete düşürdü. Dünya Semazen Yılı'nda böyle bir resim yakalamak beni gururlandırıyor. Konya'dan çok kişi beni aradı. Özellikle Konya Mevlana Kültür Derneği'nden 'Bununla ilgili nasıl yardımcı oluruz ve tanıtırız' diye konuştuk. Ben hiçbir beklenti içerisinde değilim. Bu fotoğrafı istedikleri yerde sergileyebilirler" dedi. Mevlana'nın tanıtımı için yapılacak her türlü faaliyete destek vermeye hazır olduğunu belirten Çetiner, "Yapılacak her türlü katkıya hazırım. Mevlana'nın dünyaya tanıtılması noktasında bir faydamız varsa ne mutlu bizlere" diye konuştu. Hazırladığı resimlerin Kırşehir Güçsüzler Yurdu'nun duvarlarını süsleyeceğini vurgulayan Çetiner, yakın zamanda sergi açacağını ve sergide satılan fotoğrafların gelirini yine Güçsüzler Yurdu'na bağışlayacağını sözlerine ekledi. ![]() alıntı 28 March <..ÇIRPINIŞ..>ÇIRPINIŞşu küçücük kuş gibi çırpınıyor yüreklerimiz...bir dakika bile durmadan göğüs kafesimizde pıt pıt atıp, can suyunu pompalıyor duruyor.. kalp bir yanda çırpınıp dururken, ruh da beden mahpusluğunda çırpınıyor olmalı...yaşadığımız şu kaotik süreçte, hiç çırpınmaz mı ruh?..hiç çarpışmazlı benlikler?..hiç uçuşmaz mı hayaller, ümitler?... çırpınan yüreğim "an"ı yaşamaktan geriye dönüp bakamaz oldu..çünkü geçmişe ya da geleceğe bakabilmek, durup düşünmek ister, tahayyül ister, ve en önemlisi vakit ister. Vakit nimetini çok iyi kullanamadığımız bu dönemde, tüm bu muhasebelerden de uzak kaldım sanırım.. geriye dönüp bu bir ayı düşünmek istiyorum.. öyle çok şey gelip geçti ki gözlerimizin önünden..öyle çok hayat..öyle çok acı...öyle çok ibret... her nöbet ayrı bir alemdi muhakkak..her insan ve her olay bambaşka kapılara açılıyordu..hangi kapıyı anlatsam.. yakın geçmişten başlayarak sıralasam...80 yaş üstü hastalar mesela..bir asıra yakın yaşamlarına neler sığdırdılar kim bilir.. en acısı, ömür nihayete erecekken, kimsenin kendilerine sahip çıkmaması olmalı..80li yaşlarda bir beyefendi, uzman nörolog ve uzman psikiyatrist, bir bakımevinden getirildi üstülelik çocukları olmasına rağmen...ne acı.. bir başka beyefendi, 1 ay önce sağlıklıyken birden geçirdiği felç ile yatağa mahkum kalınca, ve bir lokma ekmek verecek bir kişi bile yanında olmayınca, 1 ay hiç beslenmemişti hiçbir yere kıpırdayamamıştı..ve bir ayda sırtında 20x30cm'lik bir yatak yarası açılmıştı..tüm organları görünüyordu.."su" diye inlediğini seçebiliyordum yalnızca...ve ertesi gün vefat etti..Allah rahmet eylesin.. bir başka 80 yaş üstü hanımefendinin ise beni görmeden kendisiyle ilgilenen kızı, gayet kırıcı ve kaba davranırken, beni gördüğünde annesine tatlı dille güler yüzle bir şeyler söylüyordu...utandım..o insan adına o insanın annesinden utandım... gencecik kızlar gördüm, bir sürü ilaç içip canına kıymaya teşebbüs eden..ve bir tarafta 80 yaşında yaşamaya direnenleri de.. genç olan yaşlı olanı, yaşlı olan genç olanı anlamıyordu.. hayatı bir film izler gibi izliyoruz bir aydır...acılara şahit oluyoruz ve bazen mutluluklara... kan değerlerine bakıyoruz bütün gün..pek çoğu nizam içinde olması gereken değerler arasında seyrediyor..sağlık ne müthiş şey diyoruz..ne büyük nimet.. çok şükür diyoruz..bedenimize, ailemize, konumumuza..her şeye.. tüm bunlara dil ile şükretmek kafi olur mu hiç?.... Rabbim çırpınışlarımızı şükreylesin..Bize merhamet eylesin.. Ve tüm gafletimiz için bizi affetsin... Dün tefe'ülde çıkan satırlardan bazıları sanırım buraya uygun düşecek..Mevlana diyor ki: "Dünya nedir? Tanrı'dan gafil olmaktır..Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret etmek ve kadın; dünya değildir." 1/983 ardından kitap diyor : Ölçü harika dedim kendi kendime. Zenginlik, çok para, çok altın, servet, kadın Dünya ya da zindan değilmiş meğerse. Sadece bunların insanı sahibinden gafil etmesi, habersiz bırakmasıymış. Vay canına asıl işi anladım şimdi. Ne olduğumuz neye sahip olduğumuz değil mesele. Kiminle olduğumuz. Asıl iş O'nunla olmak. Bu servetle de mümkün. Parasız da. Yapılması gereken O'nun verdiğini onun için harcamak sadece. Paraysa para. Sağlıksa sağlık. Bilgiyse bilgi. Ömürse ömür. işte böyle dedi tefe'ül...ve etkiledi hepimizi derinden... bi çırpınış da böyle bitti... O'nunla kalın inşallah efendim..... RABİA NAZİK KAYA 27 March <..hayatının gayeleri ne?..>“Senin hayatının gayelerinin icmali dokuz emirdir.”
Rahmet-i İlahiyenin kainatta iki büyük delili var. Biri afaki delil, birisi de enfüsi delil. Biliyorsunuz ki afak bizim dışımızdaki her şey, Cenab-ı hakkın varlığına, haşmetine, rububiyetine, vahdaniyetine delil ve hüccet mi arıyorsun, o zaman kainata bak. Zerrelerden galaksilere kadar her şey bütün mekan ve bütün mahlukat arz ve sema içindeki bütün mevcudat Cenab-ı Hakkın vahdaniyetinin bürhan ve delilleridir. Bunlara afaki delil diyoruz. Bir de , Allah’ın varlığına en büyük ayet, kendi mahiyetimizdir. Kendi mahiyet ayinemize bakalım. Sen hem hilkat itibariyle hilkatteki camiiyet itibariyle Cenab-ı Hakk’ın bizlere bahşetmiş olduğu duygular terazisiyle sen de Cenab-ı Hakk’ın varlığına en büyük delillerden birisin. Belki sen kainat kitabının İsm-i Azamısın, alemin nakş-ı ekberisin. Onun için enfüsi delil, yakin noktasından, itminan noktasından afaki delilden daha kuvvetlidir. Aradığını nefsinde, kendi mahiyet ayinesinde bulabilir ve bilebilirsin. Çünkü Cenab-ı Hak insana şuur vermiştir. Allah’ın bizlere bahşettiği en büyük nimettir, şuur. İnsan şuur ile kainatı okuyor. Hem alemde temaşa ediyor ve aynı şuur aynı zamanda dönüyor ve kendini de okuyor ve kendini de taharri ediyor. Bilgisayara çok işlem yaptırabilirsin fakat bilgisayara kendini okutturamazsın. Kendini şerh edemiyor, kendi mahiyet ayinesini taharri etmekten acizdir. İşte insan şuur ve nutuk itibariyle bütün mahlukatın fevkinde bir mahiyet ve bir keyfiyet ve şeref kazanmıştır. Bu ders enfüsi bir derstir. Çeşitli vecihlerle bu bahis tahlil ediliyor. Hayatın gayesi, hukuku, neticesi, semeresi, hakikati, saadet ve süruru nedir? İşte bunların temel şifrelerini çok kısa, özet manasında hususiyetlerini nazara arzediyor. Bizim burada duracağımız husus “hayatın gayesi”dir. Bu gayelerden biraz bahsedelim. “Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle, Rahmet-i İlâhiyenin hazînelerinde iddihar edilen nimetleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.” Bir kaide var, bir hüküm var, “Her şeyin varlığının illeti, o şeyin gayesidir. Her şey gayesine hizmet ettiği müddetçe ona itibar ve itimat olunur. Her hangi bir şey gayesini yitirdiği vakit tard edilir.” Mesela gözlük kullanmanın gayesi nedir? Gözümüzün görmesinde veya yazıları okumaktaki noksanlığından dolayı ona olan ihtiyaçtan dolayıdır. Risaleleri daha iyi okumak için gittik doktordan bir gözlük aldık. Gözlüğü takıyorum ve okumaya başlıyorum. Demek ki gözlüğün burada bir manaya tahsisi var. Gözlüğümü takıyorum ve kitap okumaya başlıyorum. Diyelim ki gözlüğümüz yere düştü ve bir camı çatladı veya çizildi. Eğer fakir biriysek yeni bir gözlük alamadıysak, harfleri noksan görmeye başlasak dahi “Eh Allah bereket versin yine gayesine hizmet ediyor” diyeceğiz. Aradan 3-5 ay geçse gözlük tekrar yere düşüp gözlüğün diğer camı da çatlasa veya kırılsa yine “Olsun, yine de gayesine hizmet ediyor” desek ve yolumuza devam edip giderken iki camı da çatlak gözlüğü takıp giderken bir kamyon gelip bize toslasa ve gözlük gözümüzden fırlayıp arabanın tekerleri altında kalıp toz gibi olsa bu gözlüğü ne yaparız? Elbette ki fırlatıp atarız. Çünkü gayesine hizmet etmiyor. Gayesine hizmet etmeyen bir şey atılır. Hem mesela: Oturduğumuz koltuk gayesine hizmet ettiği için evimizde duruyor. Eğer bu koltuğu 20 sene kullansak ve oturduğumuzda koltuk beşik gibi sallansa, oturunca bir tarafı çukura düşse, gacur gucur sesler gelmeye başlasa artık gayesine hizmet etmiyor demektir. Bu koltuk gayesini bitirdiği için onu atıyoruz. Hem mesela: Güzel bir kayısı bahçemiz var. Bir sene meyve vermese, nazını çekersin. İkinci sene meyve vermese “La havle vela kuvvete…” dersin. Üçüncü sene meyve vermese “….illa billahil aliyyil azim” dersiniz. Dördüncü sene meyve vermese, elimize bir balta alıp bir güzel keseriz, odunlarını da yakarız. Demek ki bizim gayemiz varlığımızın illetidir. Allah (CC) bizi niçin yarattı? Hayatın gayeleri çoktur. Asli ve ebedi ve beka alemine bakan, önem derecesi itibariyle bu ders hakikat noktasından çok kıymetlidir. Gayen ne? Varlığının sebebi ne? Cenab-ı Hakk seni niçin yarattı? Bize verilen şu cihazları, şu aletleri nerde istimal edeceğiz, nasıl kullanacağız ve nasıl nemalandıracağız ve açacağız? Beşerin dünyaya gönderilmesinin hikmeti istidat ve kabiliyetlerini nemalandırmaktır. Peki istidatlarımızı nasıl geliştirmemiz ve nemalandırmamız lazım? Cenab-ı Hakk, bize insaniyeti hangi sır için ikram etti, ihsan etti ve bizi insaniyet nimetine karşı tahakkuk ettireceğimiz ve sorumluluğumuz nedir? Cenab-ı Hakk, insana bütün mahlukatın çok çok üstünde istidat ve kabiliyetler vermiştir. Aleme açılan, kainatı süzen, hakikatleri keşfeden insanda pek çok duygular manzumesi var. Hakikat noktasında çok duygular verilmiştir. Bu duyguların fıtrat-ı insaniyeye nakşedilmesinin hikmet-i azimesi şudur ki: “Her bir duygu bir terazidir, bir temaşa aletidir, bir süzgeçtir, her bir duygu bir damıtım merkezidir.” Rahmetin sonsuz hazinelerini tartmak için bize duygular verilmiştir.
Mesela bu cihazlardan “dil”e bakalım. Küçücük bir et parçasıdır. Ne kadar dakik bir terazidir. Bakın insan diline ne kadar hassas bir kantardır. Değişik nimetleri getiriyorsunuz, tatlı, tuzlu, acı, ekşi, bozulmuş, küflenmiş, soğuk, sıcak, leziz… manalar husule geliyor. Antep baklavasını yediğiniz zaman hemen yüzünüzde bir tebessüm husule geliyor. Hemen o lezzeti tartıyor ve kalitesini test ediyor. İşte Cenab-ı Hakk’ın Rububiyetindeki kemalatı temaşa etmek, Rabb-ı Celil’in sonsuz rahmet hazinelerini bu teraziler ile tartmak ve tanımak için bu cihazları vermiştir. Nimet-i İlahiyedeki zenginliği gör ve şu tatlara bak. Mesela: Burun da bir terazidir, şu kokular alemini temaşa ediyor. Göz de bir terazidir, temaşa zevki veriyor. Temaşa zevki, görmek ile anlamanın birlikte imtizaç ettiği bir zevktir. İdrakla basarın hakikatte buluştuğu bir keyfiyettir. Hem bakıyorsun, hem de baktığını anlayarak görüyorsun yani temaşa zevki. Göz ile idrakin bir araya gelmesi ve marifette buluşmasıdır. Cenab-ı Hakk bize pek çok duygular vermiştir. Bütün bu duyguların verilmesi Cenab-ı Hakk’ın rahmet hazinelerini bilmek içindir. Tanımak içindir. Rahmanın kainatta tecelli eden sonsuz ikramlarını her bir terazinin kantarıyla bilmek ve Allah’ı bulmak marifet-i külliyete derinleşmek içindir. Demek ki birinci vazifemiz Rahman’ın bize ikram etmiş olduğu her bir duygu hakikat noktasında bir terazidir. O terazi ile Rahmetin sonsuz hazinelerinde gizlenen nimetleri o terazinin diliyle tartmak ve Cenab-ı Hakk’a külli şükretmektir. Burada mantık noktasında olayı tahlil ettiğimizde, külli şükürden önce evvela nimetlerin sahibini bilmek ve tanımak icap eder. Şükrün başlangıcı, nimetlerin sahibi olan Allah’ı tanımaktır. Yani şu mana şöyle bir hakikati netice verir. “İnsan, Allah (CC)’ı tanıdıkça şakir olur.” Marifet tabakalarında yol kat ettikçe insanın şükrü ziyadeleşir. Marifet tabakalarında terakki edemezse şakirlik nispeti onda azalır. Nimetlerin sahibi olan Allah (CC), bizden 3 şey istiyor. “Zikir, fikir ve şükürdür.” Akşam yatıp sabah kalkacaksın, saat 9.00 olduğunda acıkacaksınız, önünüze kahvaltı getirecekler, sonra “Bismillah” diyerek zikredeceksin, “Elhamdülillah” diyerek şükredeceksin ve sonra zeytine ve peynire bakarken “düşüneceksin.” Nimetin fiyatı sadece bu kadar olsa çok noksan ve nakıs olur. Nasıl ki maddenin üç hali vardır. Ya katıdır, ya sıvıdır ya da gazdır. Bu üç mana insanda hal olacak. Üç hal kanunu olacak. Yemekten yemeğe, sofradan sofraya değildir. Zamanın bütün seyri içerisinde, andan ana, deveran ve seyeran sırrıyla üç hal yani şöyle düşünürsek bütün zamanlarında ya zikrî olacaksın, ya fikrî olacaksın ya da şükrî olacaksın. Bütün zamanımızı dolduracak, bütün meşrebimizin içerisine girecek. Ya zikrî ol, ya fikrî ol, ya şükrî ol, eğer dördüncü olursan helak olursun. .. ÜSTAD BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ..(ks) bugününüz için birşeyler yapmayı unutmayın!..
24 December DÜŞTÜĞÜ YERİ YAKMAYAN ATEŞ..düşündüren bir yazı ..HAYATI YAŞAMAYA BUYUR edilmemiz belli şartlar topluluğunda yaşamaya buyur edilmemizdir. Bu, hayat boyu böyledir. Doğumdan ölümümüze değin, hayat boyu hep bir şartlar topluluğu vardır. Şartlar etkileşimin en yoğun haliyle yaşandığı ailede başlar. Kimimizin babası sert, kimimizinki fazla yumuşak, kimimizin annesi ilgisiz, kimimizin ki ise bizi boğacak kadar ilgilidir. İçinde yaşatıldığımız şartlar ilk ailede şekillenir, buradan yaşanılan topraklardaki iklim şartlarına dek geniş bir dağılım gösterir. Kimi insan soğuk, kimi sıcak, kimi yağmurlu, kimi çöl, kimi de dağlık bölgelerde hayata buyur edilir. Kimi insan maddi şartların geniş olduğu kimi de kısıtlı olduğu bir çevrede yaşamak durumunda kalır. Kimi insanın yaşadığı yerde hurma, kimi insanın yaşadığı yerde portakal, kimi insanın yaşadığı yerde ise balık temel yiyecektir. İnsan içinde bulunduğu şartlarla çatışmalar yaşayabilir. İnsan nefsinin arzu ve istekleri, tutkuları ile içinde bulunulan şartların içeriği çelişebilir. İsteklerimize uygun düşmeyen durumlar, şartlar, olaylar yaşamak durumunda kaldığımızda veya fiziksel bütünlüğümüzü tehdit eder durumları yaşamak zorunda kaldığımızda aklımıza ilk gelen çözüm bu şartların değişmesine çalışmaktır. Bu anormal bir durum değildir. İnsanın fiili dua ederek bu şartları değiştirmeye niyet etmesi kulluğunun da bir gereğidir. Ancak bir çok dua hemen kabul edilmeyebilir. Bazı dualar hiç kabul edilmeyebilir. Bizim istek ve arzularımızın rağmına bir çok durum ve hâl devam edebilir. Bir çok kereler çalıştığımız halde üniversite sınavını kazanamayabiliriz. Bir çok kereler söylediğimiz halde eşimiz bir alışkanlığını bizim için değiştir(e)meyebilir. Rabbimiz'e gece gündüz dua ve niyazda bulunduğumuz halde bir akrabamızın kanser hastalığına Kainatın Rabbi şifa vermeyebilir. Bu hayatta her şeyi umabiliriz. Ama umduklarımızın azı verilebilir. Veya hiç verilmeyebilir. Kimi zamanda hiç ummadıklarımız verilebilir. İnsanın umduğunu bulamadığında, isteğine ulaşamadığında, arzularına uygun bir yaşantıya ulaşamadığında yaşadığı duygunun adı 'engellenme' duygusudur. İnsanın sınavı tam burada başlar: umduğunu bulamadığında. Engellenme duygusu bir ateş gibi insanın yüreğine düşer ve insanın duygularını yakabilir. İçimizi bir sıkıntı basar. İstediklerimizin olmaması karşısında şeytanın verdiği çok önemli bir vehim ve vesvese vardır. Şeytan böyle anlarda sanki Yaratıcının bizi terk ettiği, sevmediği, bizimle ilgilenmediği, bizi duymadığı ve görmediği duygusunu uyandırmaya çalışır. Yaşantımızdan bir halin, bir üzüntünün, bir olayın kalkmadığı durumlarda içine düşebileceğimiz en büyük tehlike budur. Halbuki kalkmasını istediğimiz şartlar topluluğu ile içsel yaşantılarımız arasında direkt bir bağıntı yoktur. Çünkü verili aklımız yaşadığımız sıkıntıyı bu şartlar topluluğundan dolayı, veya engellenme durumundan yani isteklerimizin olmamasından kaynaklandığını sanır. Şu olay oldu üzüntülüyüm, bu hali yaşıyorum mutsuzum, yaşantımda şu olay gerçekleşmiyor bu yüzden sıkıntıdayım der aklımız. İçinde bulunduğumuz şartlar topluluğundan memnun kalınmadığında veya bunlardan zarar gördüğünü hissettiğinde insan ne yapacaktır? Böylesi durumların en çetinini peygamberler yaşamıştır. Çünkü peygamberler insan yaşantısı için bir model olarak gönderilmişlerdir ve bizim için model teşkil edecek bir insanın da o toplumda yaşanması muhtemel olayları yaşayıp örnek davranışlar sergilemesi beklenir. Onların yaşantılarında karşılaştıkları engellenme durumlarındaki başa çıkma stratejileri, tutumları bizim için bir model teşkil edebilir. İbrahim'in (as) yaşadıkları da, tam da aklımıza takılan 'yaşadığım olaylar karşısında nasıl bir tutum takınmalıyım?' sorusu için mükemmel bir örnektir. Bilindiği üzere Nemrud ilahlık davası güdünce Hz İbrahim tarafından ilzam edildi ve kavmi önünde mahcup duruma düştü. Bu mağlubiyeti hazmedemeyen Nemrud büyük bir ateş hazırlattı. Hz. İbrahim'i ateşe atarak onu ateşte yakacak ve öldürecekti. Çünkü bilinen bir gerçektir ki ateş yakardı. Kimse buna itiraz edemezdi. Kimse ateş yakamaz diyemezdi. Nemrud'un aklının ona önerebileceği başka bir ihtimal yoktu. Olamazdı da. Çünkü Nemrud o güne kadar ateşin yakmadığını ne görmüş ne işitmişti. Öylesine bir ateş hazırlatmıştı ki yanına yaklaşılması bile imkânsızdı. Öylesine büyük alevler çıkıyordu ki, üstünden uçan kuşlar, kavrulup yere düşüyordu. Ateş İbrahim'i yakacaktı. Akıl ve mantık bunu söylüyordu. Nemrud' un dünyasında başka bir ihtimal yoktu. Nemrud tek ihtimalli bir dünyada yaşıyordu. İbrahim nasıl davranacaktı? Ateşe atılmayı bekleyen bir insan ne yapar? Nasıl davranır? Kime yalvarır? Nasıl yalvarır? Yalvarırken ne söyler? Yalvarırken ne ister? Bunu kendi kendime test etmek istemiştim. Olayı kendimin yaşadığını hayal ettiğimde ilk aklıma gelen İbrahim'in Rabbine yalvarması ve yalvarırken de O'ndan ateşi söndürmesini istemesi oldu. Çünkü ateş yakardı. Kainatın Rabbi ise isterse ateşi söndürebilirdi. Bu O'nun için çok kolaydı. Birinci tahminim doğru çıkmıştı. İbrahim Rabbine dua etmişti. İkinci tahminim ise yanlıştı. Mancınıka oturtulan İbrahim (as) ise havaya fırlatılma anında farklı şeyler söylüyordu. Dudaklarından 'Hasbünallahi veniğmel vekil' dökülüyor, İbrahim (as) kendinden vazgeçiyor, kendi kabullerini bir yere bırakıyor ve tümüyle kendini Yaratıcısına teslim ediyordu. Bir insan kendi çözümlerinden vazgeçiyor, bir çözüm dayatmıyorsa ancak o zaman bir başka varlığı kendine vekil bırakabilir. Kendinden vazgeçen ancak Rabbini vekil tutabilirdi. 'Sen bana yetersin. Sen varsın ya her şey var' diyen İbrahim kendine Rabbini vekil tuttu. Kainatın Rabbi aklımızın beklediği gibi ateşi söndürmedi. Çünkü Rabbin sonsuz çözüm yolları vardır. Sonsuz ilim sahibi bir Yaratıcı için insanın sorunlarını çözüm biçimleri de sonsuz çeşitlilik gösterebilir. Yaratıcı bir tek çözüm biçimine mahkûm değildir. Yaratıcı ateşe emretti: 'ey ateş, serin ve selametli ol' İbrahim ateşin içinde yedi gün kaldı. Ateş Rabbinden aldığı emre göre yanmaya devam etti ancak İbrahim için serin ve selametli oldu. İbrahim ateşe atılırken cayır cayır yanan ateşin rağmına gönlü serin ve selamet içindeydi. Ne korku vardı, ne telaş. Ne ümidsizlik vardı ne ne kaygı. İbrahim'in Rabbi vardı. Ve İbrahim Rabbi'ni kendine vekil bırakmıştı. Vekil bıraktığı Rabbi ateşin ve kainattaki her varlığın ve kendisinin Rabbiydi. Yalnızca Ona güveniyordu. İbrahim ne istiyordu? İbrahim yalnızca Rabbini istiyordu. Onun önüne somut bir istekle de çıkmamıştı. Örneğin duasında 'Allahım ateşi söndür' diye bir istekte bulunmamıştı. Çünkü Rabbinin karşısına ateşi söndür şeklinde bir dua ile çıkmak bile onun için deterministik bir yaklaşım olurdu. O, ateşin yakmasının ateşe ait bir özellik olmadığını, ateşi yakar kılan şeyin ateşe Rabbinin yak emrinin olduğunu biliyordu. Ateş ancak Rabbinin izni ve emri ile yakardı. Aslında yakan Yaratıcı idi. Bu yüzdendir ki Nemrudun tek seçeneği vardı: ateş mutlaka yakacak, İbrahim mutlaka ölecekti. İbrahim'in Rabbi vardı oysaki. Yakan ateş değildi. Yakan onun Rabbi idi. O'nun Rabbi vardı. Rabb için ise bir sorunu çözmek için sonsuz seçenekleri olabilirdi ve hangisinin en iyi olacağını O bilirdi. Bu yüzdendir ki o Rabbine yalnızca 'Sen benim vekilimsin' diyordu. Yani Senin vereceğin her şeye razıyım. Ne yaparsan yap benim için iyidir, güzeldir. Sen mutlak ilminle bana nasıl yardım etmen gerekiyorsa öyle yardım et. Bu olaydaki başka bir dikkat çekici nokta Cenab-ı Hakk'ın ateşi söndürmeyip ateşi İbrahim için serin ve selametli kılmasıdır. O isteseydi kulu İbrahim için o çok büyük ateş yığınlarını da söndürebilirdi. Oysa O ateşi söndürmemiş, İbrahim için serin ve selametli kılmıştır. Böylelikle 'ateş yakar' şeklindeki zihinlerimizdeki bir önerme yanlışlanarak ateşin O'nun emriyle yandığı gerçekliği vurgulanmış, bir yandan da ateşin her zaman yakmayacağı gösterilerek kendi kişisel hayatlarımızda karşılaştığımız sorunlar için bir çözüm modeli oluşturulmuştur. Hayatlarımıza baktığımızda hepimizin hayatı İbrahim'inki gibi ateşlerle dolu aslında. Her musibet, isteklerimizle bağdaşmayan her olay, kısaca sınava tabi tutulduğumuz durumlar aslında birer ateş hükmünde bizi çepeçevre kuşatıyor. Böyle durumlarda sebeplere takılı ve 'ateş yakar' hükmüne inanmış aklımızın önerdiği çözüm hemen ateşin söndürülmesi. Yani maruz bırakıldığımız, yaşamak zorunda kılındığımız bir durumun, bir halin' hemen kaldırılması. Canhıraş bir uğraşla şartları değiştirmek, ortadan kaldırmak için var gücümüzle mücadeleye başlıyoruz. Kendimizden ve çevremizdeki insanlardan medet diliyoruz. Kimi zaman da Rabbimizden istiyoruz. Ne istersek isteyelim Rabbimizden istemek Rabbimizle ilişkide iyi bir noktayı temsil eder. Bununla birlikte dikkat çekici bir nokta da nasıl istediğimiz. O'ndan isterken İbrahim gibi istemeye de çalışmalı. O meselesinin halledilmesini tümüyle Rabbine bırakmış, bir ön dayatma, şart koşmamış; Rabbinden ateşin söndürülmesi için bir istekte dahi bulunmamıştır. Böylesi bir istek bile İbrahim için Rabbinin meselesini nasıl halletmesi gerektiği konusunda bir öneri, bir dayatma olarak algılanmıştır. Çünkü onun zihninde 'ateş Rabbinden aldığı emirle yakar' gerçekliği vardı. Nemrud gibi tek bir çözümü yoktu. Rabbinin sonsuz çözümleri vardı. Rabbimizden isteklerde bulunduğumuzda bu isteklerimiz reddedilebiliyor. Bizim bir dizi şartlar topluluğunda yaşamamızın uygun olacağına hükmedebiliyor. İbrahim'in bir hafta ateşte tutulması gibi. Bu durum bir rahmetsizlik ve adaletsizlik değil. Çünkü yanmaya devam eden ateşin Rabbinin emriyle yakmaması gibi, değişmeyen şartların, durumların bizi yakmaması yani bizim duygularımızı olumsuz etkilememesi, duygularımızı incitmemesi ve hatta bizim için serin ve selametli olabileceği gerçekliği. Umduğumuz halde bize verilmeyen, değiştirilmeyen durumlar karşısında dua etmeyi kesmemeli. İnsan Rabbine iltica ile bu ateşin kendisini yakmamasını Rabbinden isteyebilir. İnsanın yaşadığı şartlar topluluğu değişmeyebilir ancak bu şartlardan, Rabbine iltica ederek etkilenmez. Kainatın Rabbi için çözümler sonsuzdur. İsterse şartları değiştirir, isterse o durumların, olayların, hallerin, şartların, musibetlerin bizi yakmasını, etkilemesini engelleyebilir. Yaratıcı bize her istediğimiz şartı değiştirmeyi, her istediğimizi yerine getirmeyi taahhüt etmiyor. Ancak bu değişmeyen şartların insanı etkilememesini-ateş gibi yakamamasını O'na sığındığımız, O'nu vekil tutabildiğimiz ölçüde taahhüt ediyor. Rabbimiz bu tutumumuz karşısında 'Ey musibet-olay, durum, hal-serin ve selametli ol!' emirini veriyor. Her şartın, her halin, her musibetin, her olayın Rabbi O'dur. Her durum O'nun emri altındadır. O'na dayanınca insanın kalbine düşen hiç bir ateş insanın duygularını yakamayacak, aksine serin ve selametli olacaktır. İnsanı yakacak olan tek ateş O'nsuzluk ateşidir. Dr. MUSTAFA ULUSoy 19 December Ay TeRaPisi -1![]() RAHMAN VE RAHiM OLAN ALLAH'IN ADIYLA AY TERAPisi-1 Gecenin alyalazı!..Serin bir rüzgar tenime dokunuyor tüm şefkatiyle..gecenin karanlığına inat ay, ışığıyla aydınlatıyor gökyüzünü ve yeryüzünü..önce etkileyici kızıllığıyla selamlıyor dünyayı..neden sonra kızıllığı yükseldikçe azalıyor…O kızıllığını ayın sinirli haline benzetiyorum bazen..bazen de edepten yüzünün kızarmasına. sanki utanıyor dünyanın karşısına çıkınca… Bakışlarım ayın ışığına yeniden uzanıyor..gözlerim kamaşıyor.. o kadar güzel yaratılmış ki…SÜBHANALLAH..BAREKALLAH..ALLAHUEKBER..geceni n küçük güneşi sanki.. Sevgili AY YÜZLÜM’ÜN (SAV) yansıması!. Biliyorum sen ışığını GÜZELLER GÜZELİ(SAV)’nin ışığından aldın..ve bu huzur da, edep de O(sav)dan..Huzurunu aya emanet etmişsin AY YÜZLÜM!..ve ayda senin ışığından aldığın ışığı yansıtarak; önce gecenin karanlığını aydınlatıyor, sonra yüreklerin karanlığını ..Neden sonra, gözlere çekilmiş perdeyi indiriyor bu ışığın yansıması..Cahiliye devrinin karanlığını aydınlattığı gibi.. akılsız akıllara GERÇEK AKIL SAHİBİNİ(C.C) anlatmak için..Kararmış yüreklerin kilitlerini çözdün ve kapıları açtın ışığın girmesi için..Körleşmiş gözler ve mühürlenmiş yürekler önce ışığın kamaştırmasıyla göremediler..Tutsaklıktan kurtulamadılar özgürlüğün sarhoşluğunda..Ama akıl anladı..gözler gördü gerçeği asıl ışığı görerek ..ve ALEMLERİN RABBİ İZİN VERMEDEN KİMSE GÖREMEDİ BU GERÇEKLERİ..VE IŞIĞIN KÖRLÜĞÜNDEN O’NUN İZNİ OLMADAN KİMSE GÖRMENİN LEZZETİNE , HUZURUNA EREMEDİ... AY YÜZLÜM!.. Sana aynadan yüreğimin aynasını göstersem olur mu? Benim karanlık ruhumu da bu gece gibi aydınlatır mısın? Benim gecemin ayı olur musun? Gözlerimin tek gördüğü gerçek olur musun şu sahte ve yalan dünyada? Kalbimin inleyişlerine o şifalı elinle şifa verir misin? Beni bensiz alır mısın ?.. Gecenin karanlığı, dünya ve meşakkatlari..Yıldızlar gökyüzünün sessiz sakinleri..Seni yansıtan ay ise ALEMLERİN RABBİNE TEVEKKÜL VE SABIR ..Karanlık elbet olacak..Önemli olan bu tevekkül ve sabırla karanlığı delen bir ışık olmak!..Bu ışıkla yüreğin aydınlanacak..Sadece yüreğin mi? Karanlık gecelerin sessiz sakinlerin çığlığını da susturacak bu aydınlık..huzur bulacak ve huzur vereceksin..inşallah. AY YÜZLÜM!..HUZURUNLA HUZUR BULDUM.. GECEMİN KARANLIĞINDA DOĞAN,HUZUR VEREN AYSIN SEN..AY YÜZLÜMSÜN BENİM.. VE TÜM KAİNATIN ... SONSUZ YOLCULUK TA YOLUMU AYDINLATAN IŞIĞIMSIN SEN BENİM..SENİ O’NUN RIZASI İÇİN ÇOK SEVİYORUM..(SAV).. AY IŞIĞINDA SAKLIDIR !.. (yürek iklimimden) <..sensizliğin içindeki ben..>SENSİZLİĞİN İÇİNDEKİ BEN!.. Ah bu ben, artık ben olmaktan sıyrılıyor. Sensizliğin içinde artık sen de yoksun ben de yokum.. Yokluğun içindeki yeniden diriliş, ölüme susadı.. Olmayan bir çölde, olmayan bir zamanda yaşamanın ölmek olduğunu hissediyor ta derinlerden.. Ne sen gelmişsin yüreğime ne de ben sana gitmişim. Ne de ölmeye mahkum yürek iklimlerinde bu aşk dirilmiş. Hep sonbaharı müjdelermiş de haberimiz yokmuş. Ah bu ben, artık ben olmaktan sıyrılıyor.. Umudun çantasını alıp sessizce çekip gidiyor.. Uzaklara çok uzaklara.. Kim bilir hangi zamana, hangi mekana? Götürdüğü yerlere yüreği alışacak mı bakalım? Yoksa farkında olmadan yüreğinin istediği yere mi gidecek bilinmez.. Aç susuz kalacak belki.. Belki de hiçbir mekanda mekan tutamayacak. Rızkı veren Allah’a sığınacak sadece.. Değil mi ki yüreklerin kalplerin açlığını da ‘O’ bilir.. Ve bu açlığı susuzluğu ‘O’ndan başkası gideremez. Ah bu ben,artık ben olmaktan sıyrılıyor, Sensizliğin içinde sen’in varlığının var olması için hep dua ediyor, Kendi benliğindeki sen’i yok ederek. Geçmişin geçmişliğini bir tarafa bırakıp, Geleceğin umut ışığını da yanına alarak , ‘Keşke’lerin kağıda yazılan harflerini parçalıyor.. Kışa doğru uzanıyor yolculuğu.. Bir kardelen olmanın savaşını veriyor toprak altında ‘bekleneni’ bekleyerek Yusuf’un zindanda çilesi gibi. Züleyha’nın aşkını veren AŞKIN SAHİBİNE sabrın ve takvanın çilesiydi bu... Yusuf belki de bununla Yusuf oldu ,güzeller güzeli Yusuf!.. Bir kardelen gibi zindanda bekledi .. Ve sonra AŞKIN SAHİBİ ona beklediğini bekletmeden verdi. Beklediğinden daha güzel, daha inançlı bir Züleyha’yı sundu vuslatla birlikte. Bir kardelen misali yarıp geçti AŞK İMTİHANINI takvayla ve sabırla.. Ah bu ben ,ben olmaktan sıyrılıyor. Şimdilerde bilinmeyen ama O’nun bildiği bir kişiyi düşünüyorum. Benim olmasını istediğim bir Yusuf’a Züleyha olmanın çabasını vererek. Kozanın içindeki kelebek gibi, Önce kendi kabuğumda olgunlaşacağım, Neden sonra kabuğumu kırıp, özgürlüğün sırrına ereceğim. Yorulduğumda beni kucağına alacak, güzelliğiyle, kokusuyla beni kendine çekecek, Bir gülün tenine dokunacağım sonra. Görenler kelebeğin gül ile buluşmasını hayretle seyredecek .. her şeyi mükemmel bir düzen içerisinde yaradan ALEMLERİN RABBİNİ düşünerek.. (yürek kalemimden..) 16 March kahırdan damlayan yürek kalemimden!..
22 haziran 2006/ perşembe
01 February Yürek iklimimden dökülen damlalar..AH MİN’EL AŞK!..
Ahh Min’el Aşk!..Kalbin üzerinde titreyen hüzün..Hayallerin sükutu!.Sonsuzluğun sonunu yaşayan son..Nedendir bu firak, vuslat ne zaman?..Acaba bekleyen kim, beklenen ne?..Zaman boşuna mı çeviriyor çarkını ?..Ümitsizliğin içinde ümidimi arıyorsun?..’O’ mu sensin, sen mi ‘O’ ?..Nedir keskin olmayıp ta yaralayan hançer yüreğini?..AŞK MI?... Söyle nedir, tebessümün ardındaki saklı gözyaşı?..FİRAK MI?.. Hadi söyle, vuslatın kapılarını açmak için firakın anahtarını mı kullanmalı?.. Yoksa zaman mı? Zamanı mı suçluyorsun geçmiyor diye, yoksa zaman geçmemek için vuslatı bekleyerek seni mi suçluyor?..Hadi söyle!. CEVABI SENDE GİZLİ SORULARIN!..
10.08.2006 Perşembe / 01:10
|
|
|